30 Ocak 2026

DOĞU KARADENİZ- DAĞLAR VE YAYLALAR

 

28 Temmuz- 3 Ağustos 2025 tarihleri arasında gerçekleştirdiğim, Doğu Karadeniz'in yayla ve dağlarının küçük bir kısmını kapsayan seyahatimin notlarını bulacaksınız.  
HAZIRLIK AMA NE HAZIRLIK
Geçen yıl Temmuzda seyahatimin dönüş kısmında; artık ana yolların dışına çıkmalıyım demiştim. Bu fikir üzerine kafamda ilk geçen rota Toros dağları rotası olmuştu. Bütün bir sonbahar, kış ve bahar Toros rotasına hazırlandım. Öncelikle motosikleti değiştirdim. Hem boyuma uygun hem de yol ve arazide kullanabileceğim Honda CL250'yi satın aldım. Fırsat buldukça yakın yayla yollarında sürüp alışmaya çalıştım. Motosiklet ile ilgili düşüncelerime daha sonra değineceğim. 
Günalp Kocakanat'ın yazdığı Toroslar: Yörüklerin İzinde kitabını okuyup bolca not aldım. Erkin Yeşil'in Macera Rotaları kitabının Toros rotası kısımlarını okudum. Çok fazla, daha önce  yapılmış rota iz kayıtlarını inceledim. Çok fazla rota ile ilgili video izledim. Orta zorlukta yollardan oluşan bir planlama yaptım. Değerli dostum Ertuğrul Ortaç ile epeyce fikir alış verişi yaptım. Bana Macera Rotları ve Toroslar kitaplarını temin ettiği için çokça teşekkür ediyorum.
Sonuç itibariyle Özellikle Orta Torosları(Aladağlar-Bolkar) kapsayan rotam hazırdı. 
Toroslar rotasına gitmedim. Yazarken bile kendime gülüyorum. Hemen şunu söyleye bilirim ki, evinizde oturup çay kahve eşliğinde rota planlamak, gerçekten yolda olmakla aynı durum değil. Aradaki uyumsuzluk bir miktar şaka içeriyor zaten.
Elimde olmayan sebeplerle yolculuğumun Temmuz sonuna kalması, mevsimin aşırı sıcaklığı ama güneyin çok daha sıcak olması, üzerimde ki yorgunluk hissi, rotamı Doğu Karadeniz'e çevirmeme neden oldu. Yolculuklarımın çoğu bir şekilde Karadeniz'le kesişmiştir. Ben kaçıyorum ama o beni bırakmıyor.
YOLCULUK BAŞLIYOR
Temmuzun yirmi sekizinde, sabah beşte uyandım. Bir gün önceden motosiklete tüm malzemeleri bağlamıştım. Sabah fazla oyalanmama gerek kalmadı. Sevgili eşimle vedalaşıp yola çıktığımda saat beş buçuktu. Gökyüzü  aydınlıktı ama etrafta gri-mavi bir gölge hakimdi. Sokaklar ve yol sakindi. Sakinliği bölen tek ses motosikletten çıkıyordu. Yeterince uyumadığım için üzerimde bir ağırlık vardı. Arada bir derin derin esnemeye engel olamıyordum. Kulaklığımda tanıdık şarkılar çalıyordu.
Sakarya da kısa bir mola verdim. Yolda fazla hızlanmadan Bolu'ya kadar devam ettim. Tünel çıkışı ilk tesiste hem yakıt ve kahvaltı molası verdim. 
Başka bir gezginle sohbet ettim. Önümde uzunca bir yol olduğunu umursamadan oyalandım. Moladan sonra Gerede, Çerkeş, Kurşunlu ve Ilgaz'ı geçtim. Küçük molalar verdim. Saat on birden sonra sıcaklık rahatsız etmeye başladı ve giderek te etkisini arttırdı. Tosya da uzunca bir mola verdim. Burada karşılaştığım motosikletli çiftle epeyce sohbet ettim. 
Bir ara saate baktığımda öğleden sonra üç olmuş. Önümde 300 kilometreden fazla yolum var. Çok oyalanmışım. Yola çıktım ve hızımı arttırdım. Sıcaklık huzursuz ediciydi. Her molada litre litre su içtim ama yola çıkınca dakikalar içinde kavruluyordum. Buna benzer bir durumu geçen yıl Diyarbakır'da yaşamıştım. Kendi kendime sövmeye başladım. Bahtsız bedevi bula bula yol için bu günümü buldun.
Akşam üstü sıcaklık bir miktar azaldı. Niksar'ı geçip kıvrımlı dağ yolunu tırmanmaya başladığımda serin bir esinti beni ferahlattı, yol çok güzeldi. Sıkıntılı bir günün ödülü oldu. 15-20 dakikalık nefis sürüş, günün geri kalan perişanlığını azda olsa unutturdu. Saat akşam yedi de Çamiçi yaylasındaki kamp alanın ulaştım. Hoşuma giden bir noktaya çadırımı kurup yerleştiğimde karanlıkta çökmüş oldu.  Karnımı doyurup çay içtim. Günü 750 km yol yaparak tamamladım. Çadırımda uzandığımda yorgun ve bitkindim. Ama huzursuz değildim.
SICAK DAHA DA SICAK
Sabah altıda uyandım. Gecenin hafif serinliğinde rahat uyumuştum. İlk fark ettiğim gece hiç çiğ düşmemişti. Mevsimin en kuru günleri yaşanıyordu. Sabah gün doğumu izlemek güzel bir histi. Toparlanmak bir saatten fazla sürdü, doğrusu çantayı toplarken dün nasıl topladığımı tamamen unutmuştum. Çantalarla cebelleştim.
Çamiçi'nden ayrılıp, yol üzerinde küçük bir mekanda kahvaltı yaptım. Niksar'a doğru inişe geçip Erzincan yoluna bağlandığımda tempomda artmıştı. Erken saatlerde bile sıcak bir rüzgar esiyordu. Eyvah dedim- Bu gün yanacağız. 
Suşehri'nden sonra Kelkit yönüne döndüm. Sarı tonların hakim olduğu vadi ve tepelerden geçtim. Sonsuz bozkırda yansam da içinden geçmekten mutluyum. Durmaya üşensem de bir kaç kare fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyorum.

Yol ilerledikçe bozkırı geride bırakıp çam ormanlarına yaklaştım. Sürekli tırmanan yolda az da olsa serinlik hissettim. Sivri kaya çıkıntısı olan dağ manzarası ile karşılaştım. Burası Tersun Geçidi. Rakım 2000 m yazıyordu tabelada. 

Geçitten inişe geçtiğimde sıcak inanılmaz boyuttaydı. Dar vadide kıvrılan yolda hiç durmadan kendimce hızlı bir sürüş yapıyordum. Renkler, detaylar, gölgeler ve fotoğrafik görüntüler gözümün önünden geçiyordu. Zigana çıkışına yakın bir petrol istasyonunda durdum. Litre litre su içiyordum ama gün içinde hiç tuvalete gittiğimi hatırlamıyorum.  
Zigana tüneline girmeden kayak merkezi yolunu takip ederek Zigana geçidine tırmandım. Burası Karadeniz ikliminin iyice belirginleştiği bir yer. Ormanla kaplı yamaçlar ve üstleri çıplak dağ manzarası vardı. Manzara eşliğinde Zigana geçidine ulaştım. 
Burası turistik mekanlar ile dolu bir bölge, doğrusu kalabalıkta pek hoşnut olmadım. Çok beklemeden tekrar inişe geçtim. Dönüşte günün en güzel manzarası ile karşılaştım. Dağın yamacında bir tepenin üzerinde tek bir ev. Evin konumu bir çok hikayeye yada hayale konu olabilir.  Savurup  sürüklenen ruhlara bir durak olabilir.

Trabzon yol ayrımına vardığımda, yola paralel bir patika fark ettim. telefondan haritaya baktığımda ilerde ana yola tekrar bağlandığını fark ettim. Daha önce motosikletim yüklüyken bozuk yollarda kullanmamıştım. Önümüzdeki günlerin rotasını düşününce kısa parkurda test etmek için patikaya girdim. Girer girmez çakılın içine daldım ve motosiklet savruldu. Arkadaki yükün ağırlığı ile birlikte zor zapt ettim. Geri dönmeyi düşündüm ama imiş yolunu çıkmayı gözüm kesmedi ve ağır ağır ilerlemeye devam ettim. Yer yer taş döşemeleri fark ettim. Sonradan yaptığım araştırma ile bu yolun tarihi ipek yonun bir parçası olduğunu öğrendim. 
Yolun daha az çakıllı bölümüne ulaşınca durup bir fotoğraf çektim. 
Toprak yolu bitirip ana yola bağlandım. Maçka'ya yaklaşınca güzel manzara ile karşılaştım. 

Akşam üstü beşte Maçka da kamp yerine ulaştım. Hava hem sıcak hem de bunaltıcıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse gün boyunca şiddetli sıcak bedenimi yıpratmış zihnimi bulandırmıştı. Motosiklet yüklü halde çakıllı yolda beni ürkütmüştü. Daha ben yayla yollarına çıkacaktım. Sanki işler yolunda değildi ve bu durum beni huzursuz ediyordu. Yorgunken karar vermemek hiçte doğru değil. Düşünmeyi sabaha bıraktım. Kamp yerinde başka gezginlerle sohbet ettim. Gün böyle bitti.

MACERA BAŞLIYOR
Maçka'daki kamp yerinden sabah sekiz gibi ayrıldım. Bagajımdaki bazı eşyaları motosikletin farklı yerlerine bağlayarak arka kuyrukta ağırlığı biraz azalttım. Sürüşün ilk dakikalarında motorun daha dengeli olduğunu fark edince kendimi iyi hissetim. Yolculuğun ilk iki günü yorucu ve stresli geçmişti. Dağlara doğru gideceğim için şimdi hem heyecanlı hem de biraz endişeliydim. Karadeniz sahil yolundan hızlıca ilerleyip Of'a ulaştım. Of'tan sonra Uzungöl yolunu takip ettim. Turistik trafik yoğunluğuna yol çalışmalarda eklenince uzunca bir araç trafiği ile cebelleştim. İlk molayı bir benzin istasyonunda verdim. Yakıt aldıktan sonra birde  çay faslı derken mola birazcık uzadı. Karavan ile gezen bir aile ile tanışıp yolculukla ilgili biraz sohbet ettim. 
Çaykara'dan sonra Karaçam ayrımına geldiğimde yolun bu kısmı dik yamaçlı derin bir vadiden devam ediyordu. Karaçam'a doğru devam ettikçe yükseklik artıyordu. Dağ yamaçlarında ince uzun gövdeli çam ağaçları üst üste sırlanıyordu. Belli bir sınırdan sonra orman ağaçları bitiyordu. Arada bazı sivri kaya çıkıntıları vardı. Orman ağaçlarının olmadığı yerlerde tek tek ahşap yapılarda dikkat çekiyordu. Karaçam'a geldiğimde dik yamaçlardaki yüksek binalar hoş olmasa  da nasıl bir zahmetle yapıldığını düşünmeden edemedim.


Yolun devamında yükseklikle beraber yol daha dar ve kıvrımlıydı. Her dönüşte heyecanla birlikte baş döndürücü bir manzaraya tanık oluyordum. Yol üstünde bir şelaleye dek gelince mola verdim. Son 20-30 kilometrelik yol üzerimdeki yorgunluğu, karamsarlığı tamamen silip atmıştı. Üstelik motosikletimi daha iyi kontrol ediyor ve kendimi rahat hissediyordum. 
Yola devam ettikçe tamamen toprak zeminde ilerliyordum. Bu yol beni daha da heyecanlandırıyordu. Turgutun Yeri denilen mekana ulaştığımda D915 yolunun Derebaşı virajlarının başında oluğumun farkına varmıştım. D915 yolu; hikayesi ile, 13 keskin virajdan oluşan Derebaşı etabıyla macera severleri kendine çekiyor. Ben virajları tırmanış yönünden çıkmak istedim. Tırmanış tamda Turgutun Yerinden  bir kaç yüz metre sonra başlıyor. Burada dinlenip çay içtim. İşletmeciye adını sormadım ama herhalde Turgut kendisi idi. Bana gelip geçen motosikletçiler ile ilgili bir kaç anısını anlattı. Başka bir gezginle de tanışıp sohbet ettim. Orada arızalı bir Honda CBF150 gördüm. arkasında ağırca bir römork vardı. Öğrendiğim kadarı ile iki kişi seyahat ediyormuş. Yolda motosiklet sorun çıkarınca bir kısım eşyayı yolda bırakıp buraya kadar ulaşmışlar. Bu noktada motor tamamen arızalanınca motoru bırakıp bir araba ile geride bıraktıkları eşyaları almaya gitmişler. Bu yolda bunca yükle gelmelerine hayret ettim.
Sonunda Derebaşı virajlarına ulaşmıştım. 13 keskin virajdan oluşan ve yamaç boyunca yükselen bir geçit. Dünyanın turistik anlamda tehlikeli yollarında biri olarak seçilmiş. Motosiklet gezginleri için bir hac yolu, Zamanla bir miktar genişletilmiş ve bu çalışmalar kısmen devam ediyor. Maceracıların hoşlanacağı bir durum değil ama Karadeniz yayalarında turizm faaliyetleri, rüzgar türbinlerindeki artış ve yerleşimin artması ile bu yolların gelecekte asfaltlanması kaçınılmaz gibi. Zamanla iyi mi kötü mü göreceğiz.
Yolu heyecanla tırmandım. Bazen sağ virajlarda zorlandım. Bir miktar tehlikeden doğan adrenalin, yolda olma hazzı manzara ile birleşince o an, ben mesut bir yol gezerdim. 
Tırmanış bittiğinde yeşil tepelerden oluşan bir yaylaya çıktım. Halıyla kaplanmış hissi veren bu tepelerde rüzgarla sallanan renkli renkli çiçekler vardı. Tırmanış sırasında epeyce terlemiştim. Şimdi rüzgar esintisi beni serinletiyordu. Yol üzerindeki çeşmeden soğuk su içtim.


Soğanlı geçidine ulaştığımda bir karar vermem gerekiyordu. Bayburt'a doğru asfalt yoldan devam edebilirdim. Doğrusu başlangıçta fikrim buydu. Kırklar dağına doğru tırmanmak ikinci seçenekti. Çantamdan azık olarak hazırladığım sandviçle karnımı doyurdum. On dakika kadar çimenlere uzandım. Doğrulduğumda dağlara doğru devam etmeye kara vermiştim.

Bulunduğum yerden telefon navigasyonu güven vermese de Kırklar Dağına kabaca bir rota belirledim. Önce Şekersu yaylasını geçmem gerekiyordu. Daha yolun başında yanlış yöne saptım ama daha sonra birazda içgüdüsel olarak doğru yolu buldum. Şekersu yaylasına kadar toprak yol iyi durumdaydı yaylada bir teyzeden yol tarifi alarak Kırklar dağı yoluna girdim.
Şekersu Yaylası
Şekersu Yaylası
Yamaç ve Sırtlardan kıvrılarak devam eden yolun bir bölümünde  heybetli dağ çıkıntısı ile karşılaştım. Dikkatli bakınca dağın ucunda küçük bir yapı fark ediliyordu. Burası Kırklar mescidi. Benim ulaşmam gereken hedef.

Hedef gözüme çok yakın görüyordu ama bu bir yanılsamaydı. Yola devam edince sanki dağ hep aynı uzaklıktaydım. Yolun devamı daha dik daha virajlıydı. Yaklaştıkça zorlukta doğal olarak arttı. Yolda taş döküntüleri nedeniyle arada korku dolu anlarda yaşadım.
Yolun son kısmı benim için zorluydu ama bu noktadan sonra sürünmem gerekiyorsa bile huzurla sürünürdüm. Son bir tırmanıştan sonra Kırklar zirvesine ulaştım. 3100 metrede ki zirve üzerinde ki Kırklar Mescidi yöre halkı için kutsal bir mekan. Buraya erenlerin buluşma noktası diyorlar. Önceleri sadece etrafı taşlarla çevrili bir alanken sonradan ahşaptan bir ibadethane yapılmış. Mescide bitişik bir iki eklenti daha bulunuyor. Mescide vardığımda hatırı sayılı bir kalabalık vardı. Son yıllarda Sosyal medyanın eksisi ile fazlası ile popüler. ( Bu notları yazarken yakın zamanda Kırklar Mescidinin yandığını öğrendim. Doğrusu çok üzüldüm. Bu mekanı kendime dost bilmiştim.)


 Mescitle ilgilenen bir kaç kişiye kalıp kalamayacağımı sorup geceyi Kırklar Mescidinde geçirmeye karar verdim. Karanlık çökmesine bir kaç saat vardı. Ziyaretçilerden uzaklaşıp gözüme kestirdiğim bir tepeye yürüdüm. Çevreye hakim bir noktada oturup etrafı izledim. Aşağı vadilere bulutlar çökmüştü. Uzak yakın bir çok yayla uzayıp gidiyordu. Gölgeler, keskin kaya çıkıntıları, rüzgâr sesi, arada bir yuvarlanan kayalar hepsinde bir ahenk vardı. Tam karşımda zirvenin en ucunda ahşap mescid mütevazı ama yüce görünüyordu. Hızlıca önümden geçen iki yaban keçisi beni çok heyecanlandırdı. 
Bir ara gözüm botlarıma takıldı. Söylemeyi unuttum. Dün yolda botumun tabanı ayrıldı. Bu yolculukta ilk kez yanıma aldığım duct tape bant ile sardım. Bu gün zorlu zeminde yürümeme rağmen bant bırakmadı. 


Uzunca bir süre oturdum. Sükûnet, coşkunluk, hüzün, ürperti, saygı, güç ve zayıflık gibi hisler ve düşünceler dalga dalga geçip gitti.


Güneş batmaya yakın  benim dışımda bir kişi daha kaldı. Doğrusu çok sohbet etmek istemedim. Kendimle kalmak çok daha anlamlıydı. Rüzgar şiddetlendi, hava soğudu bende misafirhane bölüm
ne geçtim. Burada mutfak ve yeterince yiyecek vardı. Küçük bir sofra hazırladım. Karnımı doyurduktan sonra her şeyi özenle toplayıp dinlenmeye geçtim. Bir kaç yıldız fotoğrafı çekmeyi denedim. Gök yüzü hafif pusluydu bende tam beceremedim. Uyumadan önce son hatırladığım güçlü rüzgar uğultusuydu.
MACERA DEVAM EDİYOR
Kırklar dağında  henüz güneş doğmadan uyandım.  Hava soğuk ve rüzgarlıydı. Dışarı çıkıp etrafı seyrettim. Tüm vadiler bulutlarla kaplanmıştı ve rüzgarın etkisi ile çalkalanıyormuşçasına hareket ediyordu. Böyle bir havada aşağı inme düşüncesi beni korkuttu. Güneş doğana kadar etrafı izleyip fotoğraf çektim. 

Saat yedi buçukta yola hazırdım. Termosumu sıcak su ile doldurdum.  Kahvaltıyı günün ileri bir saatine bıraktım.  Rüzgar dinmiş yoğun sis ve bulut örtüsü kısmen dağılmıştı. Güneşin sıcak tonlarının etkisi ile sabah beni ürküten gri bulutlar şimdi pamuk yumağı görünüyordu. Vadileri dolanarak bulunduğum dağın kuzey doğusundaki Balık ve Aygır göllerini kendime rota olarak belirledim. Günün sonunda Baybur'ta inmeyi düşünüyordum ama nereden nasıl ineceğim konusunda net bir fikrim yoktu. Yüksekte olduğum için yolları kabaca görebiliyordum. 
Temkinli bir şekilde inişe başladım. Rotama uygun gözüme kestirdiğim bir yola girdim. Kendimden de epeyce emindim nedense. Nede olsa onca yere tırmanmıştım, vız gelirdi iniş  bana. Öyle kurulmuş giderken dik bir yokuşta çakıla daldım. Motosikleti çok zor zapt ettim. Soğuk soğuk terlerken günün ilk zorlu işaretini almış oldum. Stabilize yollarda en korktuğum yerler gevşek çakıllı yollardadır. Hele ki bu bir inişse hepten korkuyorum. Bu tür yerleri hızlı geçmek gerektiğini biliyorum. Motosikletim bu arazide hızlı gitmeye hiç uygun değil. Olsa bile benim, bu şeklide hızlı gitme kabiliyetim yok. Düze çıkmak için çektiğim eziyet, günahlara kefaret olsun deyip geçiyorum bu faslı. Şekersu yaylası yoluna devam ettim. Araçların sıklıkla kullandığı yollar her zaman daha temizdir. Bunu bildim.
Şekersu Yaylasına devam eden düzgün yol

Şekersu yaylasından sonra Multat yaylasına doğru bazen acık bazen sis içinde yola devam ettim. Keyfim vardı ama endişe hissi ensemin dibinde duruyordu. Tam o anda yol kenarında yamaçtan akan bir su gördüm. Müthiş bir manzaraydı. O anda tüm endişem gitti. Dağlarda yolculuk böyle bir şey sanırım. Dakikalar içinde farklı farklı hisler yaşatır. Multat yaylasından sonra yol hep yükseldi. Yollar çok zor olmasa da kolay da değildi. Dağlar, yeşil yamaçlar, Bulut öbekleri eşliğinde yükseğe tırmandım. 


Yolun bir çok noktasında dikkatle sürmem gerekiyordu. Hava çok sıcak olmasa da güneş yakıcıydı. Çabuk yorulmuştum. Oldukça bozuk bir yolun devamında ayrıma ulaştım. Aşağılarda Uzungöl'e devam eden yol seçilebiliyordu. Öte yandan dağ yamaçlarında kıvrılan bir çok yol seçilebiliyordu. Balıklı göle giden yol hangi yönde olduğunu tam kestiremiyordum. Zaten en lazım zamanda mutlaka navigasyon da çalışmaz. Motosikletin üzerinde inmeden öyle bir süre boş boş etrafa baktım. Bir ara kolay yolu seçip Uzungöl'e devam etmeyi bile düşündüm. O sırada İstanbul plakalı bir araç önümden geçip gitti. Uzungöl yönünden geldiğine göre kesin buzul göllerine doğru gidiyor deyip takip ettim. Yanılmamışım, bir kaç kilometre sonra Balıklı göle ulaştım. Motosikleti park ettikten sonra beş dakika kadar yürüyerek göle ulaşılabiliyor. Gölde çok durmadım. Motosikletimle yola devam ederek kısa bir sürüşten sonra Aygır gölüne ulaştım. Bura da bir saat kadar dinlendim. 
Balıklı ve Aygır gölleri bu bölgede ki dağlarda bulunan irili ufaklı bir çok göl gibi buzul gölleridir. Uzungöl'e olan yakınlıklarından dolayı bu göller çok fazla turistik olmuş. Özellikle Arap turist yoğunluğu dikkatimi çekti. Göller üzerinde gondollar, ziplin halat kaydıraklar ve etraftaki derme çatma işletmeler çok çirkin duruyorlardı. Şu dağlardan hiç mi utanmadınız? Turistlik heveslere hizmet eden bu tutum bu gün belki kazançlıdır. Ya turistin hevesi kaçarsa? 
Balıklı Göl(fotoğraf çekerken kenardaki çirkinlikleri kadraja almamaya gayret gösterdim)

Aygır Gölü

Aygır Gölünün tepeden görüntüsü
Bayburt'a devam eden yolu sorarak öğrendim ve yola koyuldum. Yolun bu etabı tırmanışla devam ediyordu. Baybut yönü araçlar tarafından çok az kullanılıyor olsa gerek ki yol çok taşlıydı. Yağmur yarıkları yada sular tarafından yola taşınan taşlar, haliyle sürüşü zorlaştırıyordu. Bu zorluk yolun sonuna kadar devam edecekti. Bazen motosikleti elimle itiyordum. Özellikle böyle yollarda devam edileceği zaman çizgiyi önceden görmek gerekiyor. Bazen bir oluğa yada gevşek zemine dek gelirsem oradan çıkmakta zor oluyordu.

Dolambaçlı yollardan tepeye çıktıktan sonra inişe başladım. Bu noktadan sonra manzara aniden değişti. Yeşil tonların yerine daha sarı tonların hakim olduğu arazi görünümü vardı. Bu nokta, karedeniz iklimi ile karasal ikliminin net bir şekilde ayrıldığı bir hattı.

Öğle saatleriydi. Kahvaltıyı unutmuştum.  Acıktığımı hatırladım. Çantamdaki bisküvi ve çayla geçiştirdim. Dinlenme sırasında bir koyun sürüsü geçti. Çobanlarla sohbet ettim. İki kardeş olan çobanlar Sürüleri ile birlikte Tokat tarafından gelmişlerdi. Yaz boyunca  sürüleri ile birlikte bu dağları dolanıyorlardı. Sireti suretine yansımış halleri ile onlarda hoşnut oldum. İri bir çoban köpeği sürü uzaklaşana kadar yakınımdan ayrılmadı.



Yol gevşek zeminli ve çakıllıydı. Moladan sonra hiç durmadım temkinli ve yavaş bir sürüşle inişe devam ettim. Yolun bozukluğu Üzengili köyünde asfalta kavuşuncaya dek sürdü.

Asfalt yolda rüzgar gibi süzülerek sürdüm. Bayburt-Of  yol üzerinde gördüğüm lokantada mola verdim. Motosikleti park ettiğimde terden su gibi olduğumu fark ettim. Tişörtümü değiştirdim. Kilometreyi kontrol ettiğimde 6 saate sadece 35 km yol kat etiğimi gördüm. Sanki yüzlerce kilometre yol almış gibi hissediyordum. Mola verdiğim tesis vasattı ama çok acıktığım için burada yemek yedim. Bayburt'ta kalacak yer bulamadığım için alternatif yerlere baktım. Bayburt-İspir yolu üzerinde Baksı Müzesi Konuk evinde kalacak yer ayarladım. 
Yemek molasından sonra hiç durmadım. Yağmur ihtimali de vardı. Bir saatlik tempolu sürüşle saat öğleden sonra saat dörtte varış noktasına ulaştım. Kırsalın ortasında modern bir mimari, içerisinde modern sanat sergileri yanı sıra yöresel müze ve sanat atölyeleri ile Baksı müzesi beni çok şaşırttı. Çok yorgundum. Müze dolaşacak takattim yoktu. Ben, motosikletim ve eşyalarım toz toprak içindeydik. Yıkanıp dinlendim. Biraz kendime gelince eşya ve kıyafetlerin temizliğini de ihmal etmedim. Karanlık çökmeden önce dışarı çıkıp etrafı izledim. 
Otomatik zincir yağlayıcı bu yolculukta çok işe yaradı.

Çoruh Nehri 

Baksi Müzesi
Akşam kendimi bitkin hissediyordum. Yemek yemeye bile üşendim.
Uzandığımda tüm vücudum ağrıdan sızlıyordu. Seyahatimin en yorucu ama en anlamlı günlerinden biri oldu. Çok yorulmuştum ama hiç şikayetim yoktu.  
HEDEFE ULAŞMAK
Yolculuğun 5 gününe uyandığımda ilk işim bölgenin hava durumunu kontrol etmek oldu. Rotam boyunca Öğle saatlerinde yağış bekleniyordu. Bugün hedefim İspir Yedigöller'e ulaşmaktı. Yağmur durumu beni biraz tedirgin ediyordu ama Hedeften şaşmaya hiç niyetim yoktu. Saat 7.30 da yola koyuldum. Bayburt-İspir yoluna bağlanıp hızla yola koyuldum. Bulutlar giderek ağırlaşıyordu. Yağmurdan önce göllere ulaşmak için yolda hiç durmadım. Çoruh nehri boyunca kıvrılan yolda sürmek heyecan vericiydi. Arazide sürmek benim için asfalt sürüşünü çok kolaylaştırdığını söylemeliyim. 
İspir-Rize ayrımına ulaştığımda motosikletin yakıtını tamamladım. Rize yönünde devam edip Ovit tüneline girmeden Ulutaş köy yoluna saptım. Buradan itibaren toprak yoldan tırmandım. Uzaktan gördüğüm yerleşim Moryayla'ydı. Nedense ben normal bir yayla bekliyordum. 
Moryayla
Eğer İspir üzerinden gelseydim asfalt yoldan Moryayla'ya ulaşacaktım. Bu yolu dönüşe bıraktım.
Yokuştan inip Moryayla üzerinden Göllere giden yola döndüm. Tekrardan dağ yollarında sürmek çok heyecanlıydı. Yol beklentimden daha düzgündü. 
Fotoğrafı çektiğim noktadan sonra eğim hızla arttı. Keskin virajlı ve eğimli yolda biraz zorlandım. Motosikletimin nefesinin de biraz eksildiğini hissediyordum. 
Zirveye ulaştığımda çok heyecanlıydım. Benim dışımda bir çift vardı. Onlarla selamlaşıp  sohbet ettim. 
Ülkemizde yedi göller adında bir kaç yer daha var. Burası her ne kadarda ismi Yedigöller olsa da on yada on bir tane iri ufaklı göl var. Bu göller volkanik krater gölleri. Motosikletimle 3200 metre tırmanmıştım. Bu benim için bir ilkti. Böyle anlar unutulmasa gerek.
Çevreyi rahat görebileceğim bir kayanın üzerine oturdum.  Uzunca bir süre kıpırdamadan önümde duran gölleri ve etraftaki dağ yamaçlarını izledim. Göller sakin, dağlar buyurgandı. 
Kendi yolcuğumda hedefime ulaşmıştım. Bu garip bir his. Uzunca zaman bu hayli kurmuştum. Nihayete ermek mesut etmişti ama bir rüyadan da uyandırmıştı. Şimdi ne olacak ? Yeni hedefler için yeni sancılar mı çekilmeli? 
İnsanlar kadar garip varlık yoktur. Kaçınma-yaklaşma, sevinç-hüzün, korku-cesaret, mutluluk ve hüzün hep bir arada. 
Sanırım bir saat kadar oturmuşum. Çantamda bir kaç atıştırmalık ve termosumda ki çayla kahvaltı yaptım. Biraz fotoğraf çektim. 
Yedigöller'e varmak mükemmeldi. Yolda olanın mükemmel anları elbette geçicidir.
Göllerden iniş bir iki noktada zorlansam da benim için kolay oldu. Moryayla'dan sonra İspir'e doğru Asfalt yoldan devam ettim. Dağlar arasında keyifli bir yoldu ama ben etrafla pek ilgilenmedim. Yukarılarda bahtiyar olmuştum. Şimdi yol önümde sadece kıvrılan çizgiydi. 
İspir-Erzurum yoluna bağladım. Bu yol derin dik yamaçlı bir vadiden geçiyordu. Bir tarafta Çoruh nehri vardı. Bana Hakkari-Şırnak arasında Zap suyu vadisini hatırlattı. İspir'e vardığımda mola verip kendimi güzel bir yemekle ödüllendirdim. Erzurum'da kalacak yer ayarladıktan sonra tekrar yola çıktım. Yağmur yağdı yağacak durumdaydı. Doğrusu bu andan itibaren sel fırtına hiç bir şey umurumda değildi. Varmanın hazzı güç vermişti. 
İspir-Erzurum arasında ki yol çok güzeldi. Sanrım dört yüksek geçitten geçtim.
Saat öğleden sonra dörtte konaklayacağım otele vardım. Üstüm başım toz toprak içindeydi. Yıkanıp rutin olarak eşyaları temizledim.
Akşam üstü epeyce vaktim vardı. Dışarı çıkıp Erzurum sokaklarını gezdim. Buraları 2013 yılında tanımıştım. Yürüdüğüm caddede anılar arasında gezinmek garip bir histi. Yakutiye medresesi, Erzurum kalesi ve Çifte minareli medrese arasında gezinip durdum. 

Erzurum Kalesi

Çifte Minareli Medrese
 Motosiklet yorgunluğunun üstüne akşam üstü üç dört kilometre yürümüştüm. Karanlık çökünce yorgun bir şekilde otele geri döndüm. Erkenden uyudum.

SAKİN BİR GÜN
Seyahatin altıncı günü. Sabah  ağır ağır hazırlandım. Gezi boyunca sabah erken  kahvaltı yapmayı pek tercih etmemiştim. Bu gün kahvaltıya da vakit ayırdım. Dinlenmiş olmama rağmen vücudumda ağrılar vardı. Toparlanıp yola çıktığımda saat dokuzu geçiyordu.  
Bugün itibariyle dönüş rotasındaydım. 1200 kilometre civarı yolum vardı. Yolu iki güne yaymayı planladım. Bu gün Amasya'ya ulaşarak yolu yarılamak istiyorum.  
Şehir merkezinden ayrılıp Erzincan yönüne hareket ettim. Hiç acele etmek istemiyorum. Hızımı 80-90  km bandında tutuyorum. Böylelikle rüzgardan daha az etkileniyordum. Keyfim yerindeydi dahası hiç olmadığı kadar sakindim. Çıplak dağlar üzerinde bulut gölgelerini izleyerek yola devam ediyordum. Durup bir yerleri görmek yada ilgilenmek hiç içimden gelmiyordu ama yolda terk edilmiş bir kaç yapıya da kayıtsız kalamadım. Terk edilmiş yaşam yerleri son yıllarda dikkatimi çekiyor. Boş köyün, evin yada tren istasyonun bir hikayesi olmalı diye düşünüyordum. Terk edilmiş mekanlar ile ilgili bir fotoğraf projesini aklımdan kurup zihnime not ettim. Kafamda kurduğum planlar bir gün beni boğacak bu gidişle.

Öğle saatlerinde Refahiye'de yemek molası verdim. Benim tam tersi rotada süren bir motosiklet gezgini ile sohbet ettim. 
Refahiye'den sonra hava kapandı. Bir kaç damla yağmur kaskın vizörune çarpınca yol kenarında durup rotayı kontrol ettim. Günün ortasını geçmiştim ama yolu henüz yarılamıştım. Yağmur bir kaç damladan öteye gitmedi. Hızımı arttırdım yolun devamında rüzgarda şiddetini arttırdı. Taşova'ya kadar rüzgar hiç kesilmedi. Hızımla beraber rüzgardan güzel bir dayak yemiş oldum. Taşova'dan Borabay gölü yoluna sapıp kısa bir sürüşle saat  akşam üstü altıda göle ulaştım. Girişte ücret ödeyerek kamp yerine vardım.
Heyelan set gölü olan Borabay Etrafındaki ormanlar ile birlikte tabiat parkı statüsündedir. Gittiğimde piknik alanı kalabalıktı ama karanlık çökünce sakinleşti. Çam ağaçları arasına çadırımı kurup eşyaları yerleştirdim. Göle kadar yürüdüm ama ışık zayıflamıştı fotoğraf çekemedim. Karanlık çökünce kafa lambamın ışığında sakince yemek hazırladım, çayımı demledim. Sakinlik mi yorgunluk mu bilemiyorum ama her şeyi ağır ağır yapıyordum. Arada bir kaç damla yağmurda yağdı. Uyuyana kadar ne yaptığımı hatırlamıyorum ama sanırım sükûnet vardı.
YOLCULUK SONA ERİYOR AMA KENDİMLE TARTIŞMALARIM VAR
3 Ağustos pazar günü sabah altıda uyandım. Çadırdan çıkar çıkmaz gök yüzüne baktım. Yoğun bulut örtüsü vardı. Son iki gün yağmur havası vardı ama henüz yakalanmamıştım. Bu gün artık kesin yağmur yiyeceğim dedim.
Gölün kenarına gittim. Benden başka kimseler yoktu. Kamp yerinde sessizlik hakimdi. Hava kapalı olsa da bir kaç fotoğraf çektim. 
Borabay Gölü-Taşova

Kamp yerinden toparlanıp saat sekizde yola çıktım. Önümde 650 kilometreden fazla yol vardı. Çok fazla oyalanmanın anlamı yoktu.
Dönüş rotasında Ladik, Havza ve Merzifon istikametini takip ettim. Amasya-Suluova rotasından çok daha keyifli bir yol olduğunu söylemeliyim. Ladik gölünün yanından geçtim ama durup fotoğraf çekmedim. Merzifon'a ulaştığımda kahvaltı molası verdim. 
Önümde Kocaeli-İstanbul rotası uzanıyordu. Sapacağım bir yer yoktu. navigasyonu kapattım. Yolcuğumu gözden geçirmem için yolda epeyce zamanım vardı.
Bu gezi daha önce yaptığım tüm gezilerden farklıydı. Daha önce hiç bu kadar yolun dışına çıkmamıştım. Üç bin metrelere seyahat etmemiştim. Daha önce bir motosikletimde arazi lastiği kullanmamıştım. Daha önce uzun yolculuklarda yolumu kaybettiğimi de hatırlamıyorum. Bütün bunlar benim için yeniydi. Zihnim ve kararlarım yeniden şekilleniyordu. Yeni yeni acemiliklerim vardı. Konfor alanım dışına çıkınca bilmediklerim ve yetersizliklerimle de yüzleştim. Yeni şeyler deneme cesaretinden, ben de yerli yada yersiz olduğuna karar veremediğim bir gurur da vardı.
Yolculuğu 10 gün olarak planlamıştım. Yolda hava şartları ve daha çok benim yorulmam nedeniyle rotayı kısaltıp 7 günde tamamlıyordum. Dağ yolları diğer yollardan çok yorucuymuş. Ee tabi kararları çay kahve eşliğinde bilgisayar başında alıyorum. Haliyle gerçeğe uymayacaktı. 
Bagaj konusu beni en çok yoran detay oldu. Motosikletimi stabilize yollarda sürmüştüm ama yükle hiç sürmemiştim. Gevşek zeminlerde arkada kuyruğa yakın yük dengeyi sürekli bozuyor. Mümkünse yük olmamalı yada çok hafif olmalı bunu yaşayarak öğrendim.
Honda CL250 stabilize yollarda işini layıkıyla yapıyor. Arazide performanslı sürüşe uygun değil ben performans sürücüsü hiç değilim. İki temel zorluk yaşadım. Motosiklet yükle birlikte 200 kg buluyor ve bu ağırlık yukarıda. Yere ayak ucu ile basan benim için zorlayıcıydı. İkinci temel sorun arka lastiğin 150mm taban genişliğine sahip olması. Taban genişliği 130mm geçmemesi gerekiyor. Çakıllı gevşek zeminlerde 120mm çok daha ideal olduğunu düşünüyorum. Gene de benim tecrübesizliğim daha fazla motosiklet üstüne düşeni çok iyi yaptı.
Temmuz ve Ağustos ayları ülkemizde yolculuk için en sıkıntılı aylar aşırı sıcaklar ve kararsız hava şartları çok zorlayıcı olabiliyor. Nasıl yapıyorsam artık her yıl tamda bu zor zamlananlara dek getiriyorum.
Bütün bir yükle yaylara çıkmak yerine bir konaklama merkezi belirleyip farklı günlerde farklı rotalara sürmek bana daha mantıklı geliyor. Planımda İkizdere de konaklayıp her gün farklı yaylara sürme fikri vardı ama bölgede yağış olması beni vazgeçirdi. Öğrendiğim kadarıyla Karadeniz yaylaları için en uygun dönem Eylül-Ekim aylarıdır. 
Kıyafet, bot ve ekipman seçiminde de epeyce eksiğim vardı. Botun tabanı kaygandı, kıyafetlerimin çoğu aşırı terlemeye karşı uygun değildi. Bunlar basitçe çözülebilirdi ama nedense boş vermiştim.
Yayla yollarında en önemli gerçek; hafif bir motosiklet ve ferah bir zamanadır. Motosiklet  ve zaman bende çelişiyor. Yaylara çıkmak için neredeyse 1000 kilometre ana yollarda sürüyoruz. Küçük ve hafif motosikletler burada dezavantajlı oluyor. Zaman dar olunca haliyle yollarda akıcı olmak istiyoruz ama bu yayla yoluna girince gerçekler değişiyor. Şimdilerde zaman en lüks ve elde edilmesi en zor gerçektir. Dağlarda bu gerçeklerle yüzleşince rotamı kısaltıp orada olmanın keyfini çıkarmaya çalıştım. 
Arada kendime atıp tuttuğum başka şeylerde vardı ama üzerinden zaman geçince şimdi her şey hoş geliyor ve kendime yüklenmeyi bıraktım.
Her geçtiğimde yanında durup fotoğraf çektiğim tabelada durup fotoğraf çektim. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Bu nokta bir eşik gibi sanki... evet yolculuk bitiyor.

Bolu'da sağanak yağmura yakalandım. Çok sürmedi. Bolu tüneli tesislerine vardığımda yağmur kesildi. Burada bir saat mola verdim. Eve yaklaştıkça daha fazla mola veriyorum. Bunu yıllardır bir kural olarak uyguluyorum. Akşam üstü 18.30 da eve vardım. Eşim pencerede, çocuklar dışarıda karşıladılar. Eve ulaşmak çok güzel bir histi. Varmak bir ödüldür.

BAZI TEKNİK VERİLER
- 7 Günlük yolculukta toplamda 2942 kilometre yol yaptım. 
- Honda CL 250 100 kilometrede ortalama 3,4 Litre yakıt tüketti
-Yolda en düşük 100/2,7L en fazla 100/4,8L  yakıt ölçtüm.
-Bagajım 40 Litre sosis çanta, bir sırt çantası, Kamp çadırı, küçük depo üstü çanta ve koruma demirine bağladığım kamp sandalyesi, avadanlık ve 400ml termostan oluşuyordu. Tartmadım ama 20-25 kg arası yüküm vardı. (ağırlıktan çok yükün konumu sorun oluşturuyor)
-Motosikletin üzerinde Anlaş Capra X arazi lastikleri vardı. Laktikler stabilizede çok iyi yol tutuyor ve asfaltta şaşırtıcı derece iyi performans gösteriyor. Tekerlerin genel ağırlığı ve arka lastiğin geniş yüzeyli olması arazide bir dezavantaj olarak karşıma çıktı. Asfaltta dişli lastiğin neden olduğu bir miktar titreşimim de unutmamak lazım.
- 2700 metrelerden sonra motosiklet bir miktar güç kaybı olduğunu fark ettim. Düşük viteste tırmanışlarda çok fazla fan açıldı. Yolculuk boyunca Honda CL250 hiç bir teknik sorun yaşatmadı.
-Yolculuk öncesinde motosikletime otomatik zincir yağlayıcı takmıştım. Müthiş bir konfor. Yolculuk boyunca onca toz toprak içinde zincirim hem temiz hem de yağlı kaldı.
 

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Çok güzel ve anlamlı bir yazı olmuş. Tebrik ederim canım. İnşallah nice uzun yıllar böyle güzel yerler gezip bizimle paylaşman dileğiyle. İyi ki varsın ve hep bizimle ol canım.

Ertuğrul Ortaç dedi ki...

Adem hocam, selamlar. Yazınızı heyecanla okudum ve D915 yolu için kendimce notlar aldım. Kısmet olursa aynı rotayı ben de izlemek istiyorum. "Fotoğraf çekerken kenardaki çirkinlikleri kadraja almamaya gayret gösterdim" diye yazmışsınız, ne yazık ki artık gitgide kirlenen coğrafyamızda bunu yaşıyoruz, bazen beğendiğim yerlerde fotoğraf çekmeden geçtiğim oluyor. Coğrafyanın da kaderi varmış demek.
CL250 güvenilir bir yol arkadaşı, satırlarınızda yer yer onu sürdüğümü hissetim. Kırklar Mescidi'nin yanmasına üzüldüm, umarım yeniden inşa ederler. Dağların içinden uzakları kadrajladığınız fotoğraf karelerini izlemek çok keyifliydi, tüm bu sayfayı hazırlayıp paylaştığınız için bir gezi meraklısı olarak teşekkür ediyorum. Nice yeni yollar ve rotalar dilerim.

DOĞU KARADENİZ- DAĞLAR VE YAYLALAR

  28 Temmuz- 3 Ağustos 2025 tarihleri arasında gerçekleştirdiğim,  Doğu Karadeniz 'in yayla ve dağlarının küçük bir kısmını kapsayan sey...