18 Ağustos 2021 Çarşamba

İÇ ANADOLU GEZİSİ (25-30 TEMMUZ 2021)

 Bu yıl yapacağım gezi için bir kaç aydır rota belirlemeye çalışıyordum. Geziye ayırabilecek 1 haftam vardı ve bu durum rota belirleme konusunda beni oldukça sınırlıyordu. Amacım, Türkiye'nin  kuzey-güney, doğu-batı rotalarını bitirmek. Nasipse daha sonra  belirlediğim yerleri detaylı gezmek. Örneğin Sadece Aladağlarda 3-5 gün geçirmek.

Birinci hedefim; Doğu Karadeniz'i de kapsayan  Doğu Anadolu turu yapmak. Özellikle Kuzey Doğu Anadolu coğrafyası,  beni kendine çağırıyordu. Bu gezi için en az 10 güne ihtiyaç vardı. Maalesef zaman sınırı nedeniyle bu rotayı erteledim.

İkinci hedefim; Kıyı Ege yada Kıyı Akdeniz rotasını tamamlamaktı. Geziyi Temmuz sonunda yapacağım için, bu rota da  mevsim nedeniyle sıcaklık çok rahatsız edici olabilir.

Üçüncü hedefim; daha önce kısmen gezdiğim İç Anadolu rotasını tamamlamak. Bozkıra özel bir hayranlığım olduğunu söyleyebilirim. Özellikle Afyon-Eskişehir-Konya ve Nevşehir arasında kalan volkanik alanları ve bu alanların coğrafi özellikleri, kültürel yaşama etkilerini  yakından görmek istiyordum. Bu rotayı seçmemdeki en önemli yer ise şüphesiz Konya Karapınar da ki Meke gölüydü.

Özellikle zaman açısından en avantajlı rota olan İç Anadolu rotasını seçtim. 

(Gezi rotası)
1.GÜN
Yola çıkmadan önceki gece doğru düzgün uyuduğumu söyleyemem. Bütün yolculuklarım öncesi de böyle olur zaten. Sabah 05,00 te uyanıyorum. Hızlıca giyinip evden çıkıyorum. Tüm hazıklıkları önceden yapmıştım. Motoru çalıştırıp yola çıkıyorum. Saat 05:30'u gösteriyordu. 
Hava koyu mavi yer yer koyu gri bulut öbekleri  var . Hava durumunda rotam üzerinde yağış olabileceğini öğrenmiştim. Aşırı sıcak olmasın da, bütün gün yağmur yemeye razıyım. Yolculuğun benim için huzurlu anlarından biridir, sabahın erken saatlerinde mavimsi gök yüzünü izleyerek yol almak. Yıllardır hemen hemen aynı saatlerde çıkıyorum yola ama hiç durup  gökyüzünü fotoğraflamadım. Bazı anların fotoğraflanması belki büyüsünü bozabilir. Yada hislerimi anlatamayabilir düşüncesindeyim.
Dilovası'nda Ömer ile buluşup vakit kaybetmeden yola devam ediyoruz. Hava giderek bulutlanıyor. Yer yer güneşin ilk ışıkları görünüyor. Sakarya yakınlarında bir çorbacıda kahvaltı molası verip yola devam ediyoruz.
Kahvaltıdan sonra Ömer, benim scooterin arka tekerleğine yağ bulaştığını fark ediyor. Motorun sağını solunu kontrol ettiğimde yağ çubuğunun etrafından sıçradığını fark ediyorum. Bir önceki gün yağ seviyesini kontrol etmiştim, normalde bu konularda çok hassasım ama yağ çubuğunu doğru bir şekilde takmadığımı fark ettim. En yakın petrolde zorunlu bir mola verip lastiğe ve sağa sola bulaşan yağı yağ sökücü deterjan ve su ile yıkıyorum. Yağ seviyesini kontrol ettiğimde pek bir eksilme yoktu ama gene de yedekte taşıdığım yağdan çok az ekliyorum. 


Bir saat  kadar zaman kaybetmiş olsak ta  sorunu büyümeden çözdüğümüz için keyfimiz yerinde.
Rotamızı Bilecik-Eskişehir yönüne çevirip hızla yola koyuluyoruz. Sakarya dan Bilecik yoluna girdiğimizde dağ ve orman manzarası ile bütün endişelerim kayboluyor. Kaskın içinde kahkaha ile gülüyorum. Bir kaç yerde durup fotoğraf çekiyoruz.

Saat ilerledikçe sıcaklık yükseliyor. Pek rahatsız ettiğini söyleyemem. Bozüyük ve Bilecik'i geçip Eskişehir'e varıyoruz. Burada  mola verip rotamızı gözden geçiriyoruz.
2019 da Göller yöresine yaptığımız seyahatte Eskişehir' den  Seyitgazi yönüne devam edip Yazılıkaya civarını gezmiştik. Bu sefer, hem biraz yolu değiştirmek hem de İscehisar civarındaki  peribacalarını  görüp Afyon'a geçmeye karar verdik.
Yolumuzu Emirdağ'a doğru çevirip yola koyulduk. Eskişehir coğrafi anlamda eşik gibidir. Eskişehir den devam edince olabildiğince düz bozkırlar karşılıyor bizi. Evet şimdi İç Anadolu coğrafyasına giriş yaptığımızı görüyoruz. Sarı tonların hakim olduğu geniş bozkırlar uzanıyor. Daha ileride ise dağ siluetleri yükseliyor. Durup fotoğraf çekiyoruz. Benim için büyüleyici bir manzara.
Öğle saatleri geride kalınca iyice yorulup acıkmaya başladık. Yol kenarında ağaç gölgesi, çeşme park gibi bir yer görürüz umudu ile sürmeye devam ettik. İç Anadolu yollarında en az rastladığımız  şey gölge ve çeşme olduğunu söyleyebilirim.  Tabi bu coğrafyanın özelliklerini düşündüğümüzde şaşırmamak gerekir.
Emirgazi'yi geçip Bayat'a yaklaştığımızda dinlenebilecek bir gölge bulduk nihayet. 1 saat kadar dinleniyoruz. Demlediğimiz çay yorgunluğumuzu alıyor. Çayla birlikte bir şeyler atıştırıp karnımızı doyuruyoruz. Sanırım burada kulaklık tıkaçlarını düşürdüm. Bu moladan sonra bulamadım. Yolculukta en çok ihtiyaç duyduğum malzemelerimden birini böylece kaybettim.

Yola çıkıp İscehisar'a yaklaştıkça tekdüze devam eden manzaramız bir anda değişti. Dağ manzarası, şapkasız peri bacaları ve volkanik arazide oluşmuş çeşitli ilginç kaya grupları bizi karşıladı. Zaten rotayı yaparken İscehisar'ı rotaya eklememin nedeni bu volkanik araziydi. Volkan tüfü üzerinde oluşmuş bu ilginç şekilleri daha iyi görebilmek için ana yoldan ayrılıp köy yollarına dalıyoruz. Bu dakikalarda yolculuk o kadar anlamlı ki.

Akşam saatleri yaklaşıyor ve bizim kamp yapmak için uygun bir yer bulmamız gerekiyor. 70 km gibi bir mesafede Emre Gölü var. Göl etrafında kamp yapabileceğimizi düşüyorum. Emre gölü Afyon İhsaniye de. Yolumuzun bundan sonraki kısmında pek durmuyoruz. Kamp yeri bulmak için fazla geç kalmak istemiyorum. Afyon merkezi geçtikten sonra rüzgar şiddetini arttırdı ve gün boyu yer yer gördüğümüz yağmur bulutları hafif hafif atmaya başladı. Yağmurluk giymeyi düşünüyordum ki tekrardan kesildi.
İhsaniye'den sonra Emre gölüne 16 km var. Frig Vadisinin bir bölümünden geçen bu yol çok keyifli. Daha yolun başında ilginç kaya örnekleri ve bunlar üzerindeki tarihi izler karşılıyor bizi.

Yola çıkıp bir kaç km yol aldıktan sonra yağmur tekrardan başladı, yol kenarında bir kayanın dibinde mola verdik. Yağmur durmazsa yağmurluk giyeriz diyoruz. Nedense yağmurluk giymek için acayip üşeniyorum.

Bulunduğumuz yer hoşuma gidiyor. Eğer Emre Gölünde uygun kamp yeri bulamazsak bulunduğumuz yer iyi bir kamp alanı olabilir diyoruz. Özellikle bulunduğumuz kaya dibi olası bir yağmurda bize korunaklı bir yer sağlamış olurdu. 
Kısa bir sürüşten sonra Emre Gölüne varıyoruz. Etrafındaki kaya gurupları ile güzel bir manzarası var. Emre gölü bir baraj gölü olup ismini hemen yanındaki Yunus Emre Tekkesinden almaktadır.

Emre gölünde biraz vakit geçirdikten sonra burada kamp yapmak istemiyoruz. Ve daha önce belirlediğimiz yere 10 dakikalık bir sürüşten sonra varıyoruz. Yoldan görünmeyecek bir noktada çadır kuracağımız yeri belirleyip çadırlarımızı kuruyoruz. Yanımızda yeterince su ve yiyecek var. Önceden hazırlıklı olduğumuz için keyifliyim. Yemek hazırlarken karanlık çöküyor. Uzun zamandır görmediğim zifiri bir karanlık var. Şehirlerde böyle bir karanlık görmek mümkün değil. Hani gecelerimiz bile gece değil.
Yemek, çay ve muhabbet faslı derken saatlerde ilerliyor. Çadıra geçtikten kısa bir süre sonra uyuya kalıyorum.
2. GÜN
Sabah 5 te  uyanıyorum ve hemen başımı çadırdan çıkarıyorum, hava ağarmak üzere, ay hala tepemizde ışıldıyor.

Güneş ortalığı ısıtmadan önce toparlanıyoruz. Böyle spontane belirlenmiş kampı, kamping alanları ve kamp işletmelerinden daha çok seviyorum. Oldum olası kamping işletmelerini sevemedim. Bu kampımız gezinin tek kampı oldu. İleriki  günlerde niyetlensek te kamp yapamadık. Ama bu kampı ömrümce unutmayacağım. 
Kamp yerinden 7:30 gibi ayrılıyoruz. İhsaniye'yi geçtikten sonra yakıtları tamamlayıp Afyon merkeze varıyoruz. Gözümüze kestirdiğimiz bir mekanda kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltı deyince, benim yoluculuklarda biricik kahvaltı tercihim çorbadır. Sabah çorba ile başlamak beni iyi hissettiriyor.  Yıllarca bol bol otobüs yolculuğu yaptım, sanırım o günlerden kalma bir alışkanlık. 

Bugün amacımız Konya' ya ulaşmak. 200 km den biraz fazla yolumuz var ve yol üzerinde uğramayı düşündüğümüz pek bir yer yok. Konya' da bir arkadaşımız var akşam onun misafiriyiz. 
 Yola çıkıyoruz ama pek acele etmiyoruz. Bugün vaktimiz bol. Akşehir'e yaklaştıkça sarı tarlalar arasından geçen yolumuz daha da keyifli olmaya başlıyor. Akşehir'e gelmeden önce solumuzda yükselen Emirdağ'ı görüyoruz. Akşehir'i geçtikten sonra iyice yaklaştığımız ve sağımızda kalan Sultan dağlarını izliyoruz. Sultan dağları Batı Torosların uzantısıdır ve kıvrım dağlarımızdan biridir. 

Öğleden sonra geçtiğimiz yolun yakınında Ilgın(Çavuşçu) Gölü olduğunu haritadan gördüm. Geçerken görelim diye yolumuzu göle çeviriyoruz. Kısa bir sürüşten sonra göle ulaşıyoruz. Ilgın gölü ülkemizde yaygın olarak görülen tektonik göllerden biridir. Bu doğal göl su kontrolü ve sulama için yapılan setler ile baraj gölüne dönüşmüştür. Biz gördüğümüzde göl suları önemli ölçüde çekilmişti. Bir kaç fotoğraf çektikten sonra yolumuza devam ediyoruz.
Konya'ya yaklaştıkça sıcaklık artıyor ve biz sık sık mola veriyoruz. Azda olsa bir gölge bulduğumuzda oracıkta durup soluklanıyoruz. 

2 gündür nispeten sakin ve alabildiğince düz uzanan yollarda sürüş yaptık. Konya'ya varınca bir anda kendimizi İstanbul benzeri bir trafikte buluyoruz. İstanbul trafiği beni daha az ürkütmüştür. Konya trafiği bana daha kontrolsüz geldi. Motoru temkinli sürerek arkadaşımızın verdiği konuma ulaşıyoruz. 
Gece kalacağımız yere yerleşip, kıyafetlerimizi değiştiriyoruz. Bizi ağırlayan  Ahmet ile buluşup Konya merkezde yürüyerek keşfe çıkıyoruz. Ahmet bize rehberlik yapıyor.
Başta Mevlana olmak üzere bir çok tarihi cami, medrese, kümbet gördük. Konya'nın tarihi dokusunun hüküm sürdüğü eski çarşılarını dolaştık. Selçuklu mimarisinin güzel örneklerini gördük. Cumhuriyet döneminde yapılmış bazı binaların banka yada kamu kurumu olarak kullanılması hoşuma gitti. Günümüzün zevksiz mimarisine göre hoş bir seyir zevki var.
Maalesef artık şehirlerin bir kaç turistik çarşısı dışında kimlik mimarisi korunmuyor.   


 Konya'nın sokak ve caddelerinde epeyce gezinip yorulduktan sonra yemek yiyip konaklayacağımız yere döndük. Gün boyu sürüş akşam üstü bolca yürüyüş beni yordu. Uyumadan önce bir sonraki günün rotasını gözden geçirip notlar alıyorum ve hazırlıklarımı tamamlıyorum. Ömer Ahmet ile bir miktar daha vakit geçiriyor. Yorucu günün ardından uyumak gibisi yok.

Bizi Konya'da hem misafir eden hem de bize rehberlik yapan  Ahmet'e konukseverliğinden ötürü teşekkür ediyorum. Onun vesilesi ile güzel bir akşam üstü geçirdik. Kendisi ile Gebze' de buluşmak üzere vedalaştık.
3.GÜN 
Sabah erkenden uyanıp hızlıca hazırlanıp tekrardan yola çıkıyoruz. Sabahın erken saatlerinden bile yoğun trafik var. Konya merkezden biraz uzaklaştıktan sonra yakıtları tamamlayıp kahvaltı yapıyoruz.  
Yönümüzü Karapınar'a doğru çeviriyoruz. Türkiye'nin en kurak bölgelerinden biri olan Karapınar da bulunan Meke Gölü en çok görmek istediğim yerlerden biri. Tabi yol üzerinde ilk yerleşme kalıntılarından biri olan Çatalhöyük'ü görmeden geçmek istemiyorum.
Bir süre anayoldan devam ettikten sonra, Çatalhöyük tabelasını görüp yoldan sapıyoruz. Bizi büyük ayçiçeği tarlaları karşılıyor. Sadece Konya da değil, İç Anadolu'nun neredeyse tamamında ayçiçeği, mısır gibi ürünlerin tarımı epeyce artmış. Konya, ayçiçeği üretiminde Tekirdağ dan sonra ikinci sırada. Ayçiçeği, buğday ve arpa gibi kuru tarım ürünlerinden daha karlı olduğu için tercih ediliyor. Fakat su ihtiyacı daha fazla olduğu için uzun vadede çok ciddi ekolojik ve ekonomik sorunlara yol açabilir. Son yıllarda özellikle Konya da taban suyu seviyesinin çok düştüğü, bir çok gölün ve sulak alanın kuruduğu yada kurumaya yüz tuttuğu bilinmektedir. Küresel iklim değişimi nedeniyle artan kuraklık ile birlikte özellikle İç Anadolu da yanlış tarım uygulamaları ve yanlış sulama nedeniyle ekolojik sorunlar yaşanmaktır. Eber gölü, Akşehir gölü can çekişiyor, Meke gölü kurudu. Son günlerde Tuz gölünde flamingo ölümleri ile ekolojik dengenin hassas oluşunu acı bir şekilde gösterdi.

Köy yollarında kısa bir sürüşten sonra Çatalhöyük ören yerine geldik. Arkeolojik alanda 2 büyük kazı alanı var. Alanın girişinde dönemin ev modelleri yapılmış. Bunların dışında kazı alanında bulunan çeşitli malzemelerin taklitlerinin sergilendiği müze var. Öncelikle ana kazı alanlarını ziyaret ettik. Yaklaşık 9.000 yıl önce neolitik dönemde yaşamış Çatalhöyük insanın yaşam alanına baktık. Kazılardan yapıların bir biri ile bitişik kompleksler olduğu anlaşılıyor.
Unesco dünya miras listesinde yer alan Çatalhöyük, dünyadaki ilk yerleşik toplumsal yaşamın başladığı yerlerden biridir. Kazı alanın yakınındaki müzede dönemin toplumsal yaşamı, sanat, üretim ve inanç gibi özellikleri hakkında doyurucu bilgiler edinip oradan ayrıldık.

Çatalhöyük'ten ayrılıp yola koyuluyoruz. 1 saate yakın sürüşten sonra Karapınar'a yakın bir tesiste mola veriyoruz. Karnımızı doyurup bir süre dinleniyoruz. Toparlanıp tekrar yola çıkacaktık ki motosikletim çalışmadı. Bir kaç kez denedim çalışmadı. İlk aklıma gelen akü kutup başlarını kontrol etmek oldu. Kutup başlarında sorun görünmüyordu ama gene de söküp temizleyerek yerine taktım. Motor ilk marşta çalıştı. Sorunu çözdüğümü düşünüp yola devam ediyoruz. Karapınar merkezine geldiğimizde yol tarifi için durduk. Motor tekrar çalışmadı.  Endişelenmeye başladım. Mecburi mola verip bu sefer buji ve buji kablosunu kontrol ettim. Beş dakika durduktan  sonra bir daha denedim. Motor bir iki marştan sonra çalıştı. Buji kablosundandır deyip yola devam ettik. Karapınar dan Meke Gölüne giden yola saptık. Karapınar'a yaklaştığımızda çok kurak bir bölgeye girdiğimizi anlamıştım. Meke Gölüne yaklaştıkça çölden geçiyoruz hissine kapıldım. Çölün orasında dümdüz bir yol. Motosiklet ile ilgili endişelerim gitti. Benim için müthiş bir atmosfer.
Yol üzerinde manzara izleyip fotoğraf çektikten sonra nihayet Meke Gölüne vardık. Meke Gölü, volkanik patlamalar ile oluşan krater içerisinde zamanla gaz patlamaları ile ikinci bir koni oluşur. Bu özelliği ile Meke, maar gölü sınıfındadır. Volkanik faaliyetlerin oluşturduğu nadide örneklerden biridir. Geldiğimde, bildiğim üzere su neredeyse tamamen kurumuştu. Maalesef bölgedeki yanlış su kullanımı nedeniyle bu harikayı da kaybettik. Keşke ihtişamlı günlerine tanık olabilseydim. Gene de Meke ile buluşmak gezimin en güzel anıydı. Coğrafyacı olmam nedeni ile bu göle karşı vefa borcum var. 

Meke Gölünden ayrılıp yola çıktık. Anayola bağlandığımız noktada rota kontrolü için durduğumuzda motorum tekrar çalışmadı. Moralimi bozmadan olası senaryoları düşünmeye başladım. Motorun arızasının ne olabileceği konusunu düşündük. Motorlarımızdan ikisi de aynı olduğu için aküleri değiştirip tekrar denedik bu sefer çalıştı. Sorunun aküden olduğunu düşünmeye başladık ama Ömer'in motoru benim akü ile sorunsuz çalıştığı için sorunun akü olma ihtimali kalmadı. Şu ana kadar anladığım şey ilk çalışmada sorun var ama motor hareket ettikten sonra hiç bir sorun yok. Bu durumda benzin alıncaya kadar motoru durdurmamaya karar verdim. 
Yol üzerinde Ömer'in itirazlarına rağmen yakındaki Acıgöl'ü görmek istiyorum. Anayoldan kısa bir süre sapıp göl kenarına geldik. Muhteşem görünüyor. Yapısal olarak Meke Gölünün kardeşi sayılır. Bir krater gölü. Bir çok volkanik gölde olduğu gibi suda magnezyum ve sülfat olduğu için suları acı ve tuzludur. Maalesef bu gölde, bölgedeki taban suyu çekilmelerinden nasibini alıyor. Kuruma riski altındadır. Etrafında oturup uzun uzun soluklanmak isterdim ama motoru stop etmekten korktuğum için bir kaç fotoğraf çekip ayrılıyoruz. 

Bu noktadan sonra motoru hiç durdurmadan Niğde'ye doğru sürüyoruz. Yolun bir noktasında mecburi yakıt molası veriyoruz. Durduğumuz petrolde motorun çalışmama sorunu devam ediyor. Motorun sağını solunu kontrol edip olası sorun ihtimallerini düşünüyorum. Marşa basarken gidonun alt tarafındaki kablolara dokunduğumda motor düzgün çalıştı. Biraz oynatınca stop etti. Nihayet sorunu bulduk. Sorun gidonun altındaki soketlerde olduğunu tespit ettiğimizde çok mutlu olduk. Tabi soketleri kontrol etmek hiç kolay değil. Grenajın sökülmesi gerekiyor. Avadanlığı alıp sökmeye başladım ama Pcx'in ön tarafını sökmek için kuyruktan başlayıp öne doğru gelmem gerektiğini anladım. Tüm kaporta birbirine bağlı ve bağımsız sökülmüyor. Söktüğüm kısımları tekrar topladım. El yordamıyla soketleri bir bir oynatıp yerlerine oturttum. Bu işlemden sonra motor sorunsuz çalıştı. Sorunun kaynağını tespit ettiğim için çok rahatladım. Gerekirse ertesi gün tüm grenajı sökebilirdim. 
Bu son kontrolden sonra gezi boyunca motorum hiç sorun çıkarmadı.

2 Ekim 2020 Cuma

BATI KARADENİZ KIYILARI(4-7 AĞUSTOS 2020)

 

Gezi defterime bir yıl aradan sonra geri döndüm. gönül ister ki ayda bir, üç ayda bir ya da altı ayda bir döneyim. Efendim hayat koşturmacası, yaşamak için bir miktar kölelik, biraz covid19 süreci, beni yılda bir buluşturuyor kendim ve güncem ile. Gerçeği söylemek gerekirse Korona süreci bir gereceği yüzüme çarpmış bulunuyor. Zira korona tedbirleri kapsamında kısıtlanan yaşamlarımız bende olağan üstü değişiklik yapmadı. Normal saydığım yaşamım, zorunlu ve tedbirli dönemle pek farkı yokmuş. 

Bu yıl biraz gecikmeli olarak ağustos ayının ilk haftasını yola çıkmak için kararlaştırdık, birader ile. Normalde Ege kıyılarına yolculuk planlıyordum fakat son anda, nedeninden pek emin olmasam da memleketin kuzey kıyılarına yöneldim. Sanırım biraz kalabalıktan, biraz da sıcaktan kaçmak için ege kıyılarına gitmekten vazgeçtim.

 Rota olarak; Safranbolu, Sinop,  Ayancık, İnebolu, Cide, Amasra ve sonra dönüş olarak belirlendi. Aslında Bu rotayı daha önce kısmen geçmiştim. Daha önce geçmediğim İnebolu-Amasra arası, rotanın en merak ettiğim kısmıydı.

Gezi Rotası( Her günün rotası ayrı renkte gösterildi)

1.GÜN( 04/08/2020)
Sabah uyandığımda saat 05:30 geçiyordu. Aslında 5'te uyanmak için alarm kurmuştum ama yorgunluktan uyanamadım. Telaşla yataktan fırlayıp, hızla giyindim. Sanırım 15 dk da evden çıktım. Bir önceki akşam tüm hazırlıkları yapmış ve motosikleti yüklemiştim. Sabah hiç uğraşmadan marşa bastığım gibi yola düştüm. Caddeler ve yollar sakin, hava serin, gök yüzü gün doğumundan önceki hafif mavimsi rengini almış. Yolculuk için en sevdiğim anlar.

Saat 06:00' da Dilovası Otoban gişelerinde Ömer ile buluşuyoruz. O benden önce gelmiş bekliyordu. Vakit kaybetmeden yola düştük. Montun altına polar giymeme rağmen bir miktar üşüyorum. Otoyolda vakit kaybetmek istemiyoruz, biraz hızlıca yol alıp ilk molayı Sakarya da veriyoruz. Kahvaltı yapıp tekrar yola düşüyoruz. İkinci molayı Bolu Tüneline girmeden önce bir dinlenme tesisinde veriyoruz. Kahve İçince üzerimde geceden kalma yorgunluğu atıyorum. Keyfim yerinde.
Kahve molasından sonra yola düşüyoruz. Bolu tünelini ve Bolu'yu mola vermeden geçiyoruz. Otobanda görülecek bir şey yok, motosikletleri bazen limitlerinde bazen limitleri biraz zorlayarak kullanıyoruz. Küçük hacimli olmalarına rağmen motosikletlerin gidişi tatmin edici. Bolu dan sonra rüzgar bir miktar şiddetini arttırdı ama rahatsız etmiyor. Kullandığım kulaklık tıkaçları rüzgar sesini önemli ölçüde filtreliyor, kendimi rahat hissediyor. Vakit konusunda sıkıntımız olmadığı için arada uzunca bir mola veriyoruz. 
Gerede den sonra, Eskipazar-Karabük yoluna sapıp yönümüzü kuzeye dönüyoruz. Nispeten geniş bir vadi içerisinde ilerlerken rüzgar azalıyor, yerini sıcak ve basık bir havaya bırakıyor. Etrafımızdaki tepeler yer yer seyrek çalılar ile kaplı. Karadeniz dağlarının bu güneye bakan yamaçları biraz bozkır özelliği gösteriyor.
Öğleden Sonra bugün ki hedefimiz olan Safranbolu ya ulaşıyoruz. Daha önce yer ayırttığımız öğretmen evini bulmak için trafik ve daracık sokaklar ile bir miktar cebelleştikten sonra hedefimize varıyoruz. Safranbolu öğretmen evi Küçük ve hoş tarihi bina. Butik otel görünümünde olan öğretmen evini beğeniyoruz.


Bir süre dinlendikten sonra, tekrar motorlara binip Safranbolu'nun eski çarşısına iniyoruz. Önce bilindik bir mekanda oturup karnımızı doyuruyoruz. Hava oldukça sıcak çarşıya bir bakıyoruz ama çarşıyı gezme işini akşama bırakıyoruz.
Şehir merkezine 15-20 km kadar mesafede olan Tokatlı kanyonu seyir alanı olan cam terasa doğru yola çıkıyoruz. Cam terası pek merak etmiyorum ama kanyonu da görmeden buralardan gitmeyeyim diyorum.. Cam terasa yaklaştıkça artan araba sayısı bana gereksiz bir kalabalığa doğru gittiğimizi gösteriyor. Hislerim beni yanıltmıyor. Acayip bir kalabalık cam teras üzerinde fotoğraf çekme yarışında. Şu insan tipine çok şaşırıyorum; hızla geliyor, bir kaç saniye de olsa çevresine hiç bakmadan bilindik pozunu veriyor ve çekip gidiyor. Görmek istediğini görmeden gidiyor. Biz de kalabalık ile birlikte terasa çıkıyoruz (kişi başı 7 tl ücreti var). İnsanlar, öz çekim çubukları, telefonlar arasından geçip terasın ucuna kadar gelip kanyon vadiye bakıyoruz. İtiraf etmeliyim ki buraya geldiğim için pişman oluyorum. Kanyon manzarası beni fazla etkilemiyor.

Kanyon vadiler; yamaçlarının basamaklı olması ile diğer vadi türlerinden ayrılırlar. Tokatlı kanyonun gördüğümüz kısmı çalı ve ağaçlar ile kaplı bu durum kanyonun net görünmesini engelliyor. Ayrıca kanyon cam terastan değil, geride ki otoparkta daha iyi görünüyor. Kanyonun içinde yürüyüş yolu var, buraya gelinecekse yürümek için gelinebilir. 

Kanyondan sonra 15 km kadar çok keyifli yollardan ve köylerin arasından geçerek Bulak(mencilis) Mağarasına geliyoruz. Girişte ücret ödeyip mağaraya çıkan basamakları tırmanıyoruz. Yaklaşık 150 basamak var. Kan ter içinde mağara girişine geliyoruz. İçeride rehber eşliğinde hareket eden kalabalığı biraz uzaktan takip ediyoruz. Mağaranın içi serin ve nemli onca yorgunluktan sonra serinlik iyi geliyor. Mağaralar oluşum olarak birbirlerine benzerler. Karstik(kireç taşı, jips, kaya tuzu) arazilerde yaygındır. Bu yer altı boşlukları, suyun taşları eriterek aşındırma maharetiyle oluşuyor. Benim en çok merak ettiğim suyun içindeki kireç birikimi ile oluşan sarkıt, dikit ve sütunlar. Bu coğrafi oluşumları yerinde görüp inceliyorum. 


Mağaradan ayrıldıktan sonra, daha kısa bir yoldan şehir merkezine gelip, motosikletleri kaldığımız öğretmen evine bırakıyoruz. Yürüyerek şehri keşfetme ve şehri tepeden gören bir konuma kadar çıkmaya karar veriyoruz. Daracık taş sokaklardan yürüyoruz. Bazen navigasyon bazen de sorarak ilerliyoruz. Şehrin bu kısmında evler daha eski ve bir kısmı restore edilmemiş. Daracık sokaklar son derece sakin. Evlerinin önünde oturmuş insanlar sohbet ediyor. Safranbolu'nun bu kısmı en çok ilgimi çeken bölümü oluyor. Bir şehri gerçekten tanınmak için ara sokaklarında dolaşmak gerekiyor sanırım.


Uzunca bir yokuş tırmandıktan sonra Hıdırlık Tepesi denilen yere çıkıyoruz. 
Tepeye vardığımızda karanlıkta çökmüş oldu. Tepeden Safranbolu'nun gece görüntüsüne tanık olduk. Çok yorucu olsa da tepeden görünen manzara güzel. 

Hıdırlık tepesinden inip eski çarşının içinden geçiyoruz. Tarihi çarşı çok kalabalık, salgın nedeniyle burada fazla oyalanmıyoruz. Yürüyerek konakladığımız öğretmen evine dönüyoruz.Son aylarda bu kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum. 
2.GÜN( 05/08/2020)
Sabah erken uyanıyoruz. Bu gün  dağ yollarından geçeceğiz. Bu nedenle zamanı iyi kullanmak niyetindeyiz. Sabah 7 de hızlıca hazırlanıp yola çıkıyoruz. Erken saatlerde ortalık epeyce sakin, hafif bir rüzgar esiyor, üzerimde biraz yorgunluk var. Bir saat kadar yolculuktan sonra önce yakıt almak için duruyoruz. Birkaç kilometre sonra Kastamonu'nun Araç ilçesinde kahvaltı için duruyoruz. 

Kahvaltı molasından sonra kendimi daha dinç hissediyorum. Tekrar yola düşüyoruz. Güneş yükseliyor, hava gittikçe ısınıyor. Küre dağlarının güney yamaçlarını izle izleye ilerliyoruz. Yer yer durup fotoğraf çekiyoruz.

Sırası ile Kastamonu, Taşköprü ve Hanönü'nü geçiyoruz. Öğle saatlerinde Ayancık yol ayrımına ulaşıyoruz. Bu noktadan itibaren yönümüzü kuzeye çevirip hareket ediyoruz. Geniş ovadan ayrılıp, vadi içinde yol alıyoruz. Yolun bundan sonrası biraz zorlu olacak gibi, öncesinde iyice dinlenmek için yol kenarında bir çeşme başında mola veriyoruz.

Moladan sonra, dağların arasından kıvrılan yoldan ilerlemeye başladık. Yükselti arttıkça serin rüzgar esmeye başladı. Yolculuğun bu faslı bitmesin diye yavaş sürüyoruz. Yol üzerinde Akgöl tabelasına sapıp 10 km kadar tamamen toprak yoldan ilerliyoruz. Motosikletlerimiz için çokta kolay olmayan yol nedeni ile temkinli sürüyoruz. Akgölü tepeden gören bir noktada durup manzarayı seyrediyoruz. Vadiden esen rüzgar orman kokularını bize doğru getiriyor.
Bulunduğumuz noktadan göl manzarası bize yetiyor. Daha fazla ilerlemiyoruz. Gölden sonra İnaltı mağarası var. Ne vaktimiz nede motosikletlerimiz uygun. Fazla zorlamıyoruz. Uzun yolculuklarda gereğinden fazla zorlamanın acısı sizden yada motosikletinizden mutlaka çıkıyor. tecrübe ile sabittir.
Tekrar ana yola dönüp, devam ediyoruz. yolculuğumuz harika manzaralar eşliğinde devam ediyor. Küre dağları sen harika bir yersin!
Sinop-Erfelek'e yaklaştıkça yol tanıdık geliyor. Yolun bu kısmından temmuz 2016'da da geçmiştim. İlerledikçe  sarıp tekrar oynatılan film gibi geliyor bana.  -Aaa buradan geçmiştim. -Bak şu çeşme hala duruyor.- Şu köyden de geçmiştim. -Yol burada çok bozuktu demek tamir etmişler. 
-Şurada akan bir su vardı, durup başında yemek yemiştim demek kurumuş..

Bol 
Bol virajlı orman yollarını aşıp Erfelek şelalelerine  ulaştık. Bir dizi irili ufaklı şelaleden oluşuyor. Aynı zamanda zorlu bir yürüyüş ve tırmanış parkuru var. Fakat buraya Ağustos ayında uğramak yanlış oldu. gereksiz bir kalabalık, mangal dumanları, sürekli kendilerini fotoğraflayan insanlar... Şelaleye şöyle bir selam verip ve hemen oradan ayrılıyoruz. 
Tempolu bir sürüşten sonra akşam üstü saat beş gibi Sinop'a ulaşıyoruz. Sinop daha önce gördüğüm için şehri merkezine uğramıyoruz. Doğruca Hamsilos koyuna doğru hareket ediyoruz. Biraz gezindikten sonra ağaçların arasında bir kamp noktası belirliyoruz. 
Ben çadırları kurarken, Ömer su ve yiyecek almak için kamp yerinden ayrılıyor.
Yemekten önce koyda biraz yüzüp serinliyoruz. Su yorgunluğumuzu hafifletiyor. Burası tahminimden kalabalık ve maalesef insanımızın ayağının değdiği her yer gibi burasıda çöp içinde kalmış.
Karnımız doyurup cay içiyoruz. Kampta en güzel anlardır, akşam saatleri. Yalnızsanız arkanıza yaslanıp doğanın seslerini dinlersiniz, düşüncelere dalarsanız. Yanınızda dostlarınız varsa koyu sohbetler başlar, yolculuk üzerine.
3.GÜN( 06/08/2020)
Sabah erken uyanıyorum. Çadırdan çıkınca ilk fark ettiğim, gecenden epey çiğ düşmüş. çadırlarımız ve motosikletlerimiz epey ıslak görünüyor. Motosikleti kuruması için güneş gören bir noktaya taşımak için çalıştırmak istiyorum. Marşa basıyorum fakat motosiklet çalışmıyor. Bir kaç kez deniyorum  çalışmıyor. İlk aklıma gelen daha önce bağladığım usb şarj portunun aküyü zayıflatmış olma ihtimali. İkinci ihtimal olarak ta gece düşen çiğ yüzünden soketlerden birinin su almış olma ihtimali. 
Motosikleti güneş alan bir yere çektikten sonra, deniz kenarında biraz yürüyüşe çıkıyorum. Sabahın erken saatinde sahil bomboş. Sadece dalga sesi var. Bu sakin ve dingin ortam endişemi bir miktar azaltıyor ve ferahlıyorum.
Motosikletin başına gelip tekrar marşa basıyorum, gene çalışmıyor. Seleyi söküp sigortaları kontrol ediyorum herhangi bir sorun yok. Akü kutup başının hafif nemli olduğunu fark ediyorum. bezle kurulayıp tekrar marşa basıyorum ve  ilk seferde sorunsuz çalışıyor. Akü üzerindeki koruyucu plastik tam yerinde değil bu nedenle sanırım çiğ suları bir miktar aküye sızmış. Sorunu çözdükten sonra hızlıca toparlanıp yola düşüyoruz. Bu gün Sinop-Amasra arasındaki eski sahil yolunu geçmeyi planlıyoruz. Zaten gezinin nihai hedefi olan rotamız da tam olarak burasıydı.
Biraz gecikmeli de olsa Hamsilos koyundan Ayancık istikametinde doğru yöneliyoruz. Bir süre ilerledikten sonra virajlı yollar başlıyor. Hava çok sıcak ve nemli. Şose yollarda asfalt erimiş. Oldukça temkinli ve yavaş sürüyoruz. Ayancık'ta Kahvaltı molası verip bir süre dinleniyoruz.
Kahvaltıdan sonra tekrar yola düşüyoruz. Türkeli-Abana arasında, tamamen deniz kayısında ilerliyoruz. Asfalt erimeleri bu noktada giderek azalıyor. Tempomuzu bir miktar artırıyoruz. Çay içip dinlenmek için Abana civarında bir çeşme başında mola verip çay içiyoruz. 
Çok güzel bir dinlenme noktası olan bu çeşme başı da, yolculuk boyunca gördüğüm diğer çeşme başları, yol kenarı gölgeleri, dinlenme alanları gibi, çöp ve pislikten nasibini almış. İnsanın durup dinlenebileceği her yer pislik içinde. İnsanımız, cehaleti ve yozluğu oranında çevresine zarar veriyor. Çevresine, kültürüne ve yaşama karşı aşırı ahlaksız bir toplum kendini çok rahat hissediyor ve ben bundan korkuyorum.
Abana'dan sonra yollar tahminimden iyi durumdaydı. Asfalt erimeleri daha azdı. Yolun, özellikler İnebolu-Cide arası harikaydı. Bir tarafı mavi Karadeniz diğer tarafı yeşil Küre dağları ve arada kıvrılarak uzanan yol. Kah dinleniyor kah yola devam ediyoruz. Her viraj dönüşümüz ayrı bir manzara. Bazen daha bir kaç dakika motosiklet sürmeden yeni bir manzarayı izlemek için tekrardan duruyoruz. Hava nemli ve sıcak, özellikle durduğumuz zaman motosiklet kıyafetleri içerinde bunalıyoruz. Tekrar yola koyulduğumuzda bedenimize çarpan rüzgar ile serinliyoruz. Bu serinliği yitirmemek için bazı manzaraları fotoğraflamadan geçiyoruz.




Akşam üstü saat 19:00 gibi Cide'ye ulaşıyoruz. Cide'yi tepeden gören bir noktada durup dinleniyoruz. Akşam Amasra civarlarında kamp yapmak istiyorduk. Fakat sabah biraz gecikmemiz, yolun tahminimizden uzun sürmesi  ve özellikle de yorgun olduğumuz için kamp yapmaktan vaz geçip Amasra Uygulama otelinden yer ayırtıyoruz. Akşam kalacak yeri belirledikten sonra tekrardan yola düştük.
(Tepeden Cide'nin görünümü)
Cide'den Amasra'ya doğru harekete geçerken güneşte batmaya başladı. Yol, bazen tamamen gölgede kalan köylerden geçerken bazen de güneşin bütün kızıl ihtişamı ile aydınlattığı yerlerden geçiyordu.

Amasra'ya varmadan karanlık çökmüş oldu. Saat 21:00 civarı konaklayacağımız otele varıyoruz. Motosikletleri park edip eşyalarımızı odaya taşıyoruz. Karnımız epey aç. Hızlıca kıyafetleri değiştirip kendimizi sokağa atıyoruz. Kordon boyu bir süre yürüdükten sonra gözümüze kestirdiğimiz bir lokantada karnımızı doyuruyoruz.
Yemekten sonra oyalanmadan otele dönüyoruz. Yorgunuz ama keyfimiz yerinde. Bu gün geçtiğimiz kıyı yolu hayatımda unutamayacağım yollardan biri oldu. Düşünüyorum da; Karadeniz'in  kıyısı boyunca, Yıldız dağlarından Artvin' uzanan yol fantastik diyebileceğim bir rota. Manzarası, dağları, yakınlardaki kanyonları ve koyları ile harika bir rota. Her ne kadar da, rotanın Orta ve Doğu Karadeniz'in bir kısmına kadar(Sinop-Rize arası) çok fazla şehirleşmeye maruz kalmışsa da rotanın Batı Karadeniz kısmı hala doğallığını koruyor. Rotanın tamamı ehil insanlar tarafından planlanıp, doğru bir şekilde dinlenme, konaklama, rekreasyon alanları ve manzara izleme noktaları oluşturulabilir. Turizm açısından oldukça önemli bir girişim olacaktır.
Dünyada çokça örneği mevcut(route 66 gibi). 
4.GÜN( 07/08/2020)
Sabah dinlenmiş olarak uyanıyoruz. Kahvaltı yapıp hazırlanıyoruz. Bu gün yolculumuzun son günü. Önümüzde 450 km den fazla yol var. Önce Amasra'nın içinde biraz dolanıyoruz. Kale ve Kemere Köprüsü'nün olduğu kısma gidiyoruz. Burası Amasra'nın en görülesi yeridir. 








Amasra'dan ayrılıp tekrardan yola düşüyoruz. Dinlendiğim için dinç ve huzurluyum. Akıcı bir şekilde yol alıyoruz. Bartın merkezi geçip 30-35 km mesafedeki Güzelce Hisara gidiyoruz.
Burada Lav Sütunları var. Volkanik şekillerin güzel örneklerinden biri olan bu lav sütunları; bazaltik kayaların soğuması sonucu çatlayarak oluşurlar. Coğrafi açıdan son derece önemli bir oluşum. Bu volkanik oluşumu yakından görüp fotoğraflıyorum. 

Güzelce Hisar lav sütunlarından sonra herhangi bir yere uğramıyoruz. Devrek ve Mengen üzerinden dönüş yoluna geçiyoruz. Öğle saatlerinden sonra sıcaklık iyice bunaltmaya başlıyor. Batıya yaklaştıkça nem ve sıcaklık artıyor. Bazen bir ağaç gölgesinde, bazen petrolde ya da dinlenme tesisinde kısa molalar veriyoruz.



Saat 18:00 civarı Bolu'ya varıyoruz. Güneş yavaş yavaş batıdan eğik bir açı ile gelmeye başlıyor. Tam karşıdan göz hizasına gelen güneş beni çok rahatsız ediyor. Oldum olası bu durumdan rahatsız olmuşumdur. Yol üzerinde dinlenme tesisinde durup dinleniyoruz. Güneş tamamen batana kadar yola devam etmeyi düşünmüyoruz. Bir ağacın gölgesinde oturup cay demliyoruz. Güneş batana kadar bizde iyice dinlenmiş oluyoruz. Bu dinlenme alanı da yol boyunca diğer dinlenme alanları ile aynı durumdaydı. İnsanımız durduğu her yeri pervasızca kirletiyor. 

Bolu'dan sonra daha az mola veriyoruz. Sakarya 'ya yaklaştığımızda karanlık tamamen çökmüş oldu. Yolda epey trafik var. İzmit'e yaklaştığımızda trafik tamamen durmuş vaziyetteydi. Biz motosikletlerin avantajını kullanarak aralardan geçip devam ediyoruz. Dilovası'nda Ömer'den ayrılıp evin yolunu tutuyorum.


Akşam saat ona çeyrek kala eve ulaşıyorum. En güzel seyahatler sağ salim dönülenlerdir. Sorunsuz bir şekilde yolculuğum burada bitiyor. 4 günde 1500 km civarı yol yapmışım. Yol yorgunuyum ama keyfim yerinde. 

BİR KAÇ DEĞERLENDİRME:

- 4 günde toplamda 1483 km yol yapmışız. Motosiklet 100 km de ortalama 2.8 lt yakıt tüketmiş. 
-Bu yolculuk ile birlikte Karadeniz'e yaptığım 4. yolculuk oldu. Bundan sonraki gezi planlarına Bir süre Karadeniz kıyılarını dahil etmeyeceğim.
Suzuki gsxs 125 tahminimden daha az yordu. Sele konforu için Tucano Urbano sele minderi kullandım. Normalde seleden çok şikayetçiydim. Sele konforuna bu kadar etki etmesi beni şaşırttı. Yolculukta 2 suzuki arasında bariz konfor farkı oluştu.
-Bu yolculukta yanımızda taşıdığımız malzemeleri hem hafiflettik hem de azalttık. Tüm eşyalarımızı 40Lt sosis çantaya sığdırdık(Kamp malzemeleri, kıyafet, avadanlık, kamp sandalyesi). Her şeyi tek çantada taşımak çok kolay oldu fakat pratik olmadı. İhtiyaç duyduğumuz bir şeyi almak için sürekli söküp tekrar bağlamak zorunda kaldık. Maalesef motosikletlerimiz eşya bağlamak için uygun yerleri çok az ve Türkiye de taşıma aparatı ve aksesuarı bulunmuyor.
-Yolculukta bagaj konusu hep bir sorun olmuştur. Özellikle kamplı gezilerde taşınması gereken malzeme sayısı haliyle fazla oluyor. Yola çıkarken her şeyi düzgünce bağlayıp yola çıkıyoruz fakat yolda kamp için su, yiyecek almak gerekiyor bu malzemeleri bağlayacak yer bulamıyoruz. Bunun dışında; bir yerleri gezerken bazı ekipmanları motosikletin üzerinde bırakamayınca ele taşımak eziyete dönüşüyor. Sırf bu yüzden baz yerlerde durup gezmekten vaz geçip yola devam ettik. Önceki yıllarda scooter ile uzun yolculuklar yapmıştım. Bu sorunlar kolayca çözülmüştü. Motosikletimin bir uzun yol motosikleti olmadığının farkındayım ama bu güne kadar çantalı enduro yada touring motosiklet kullanmadım, kullanmayı da pek düşünmüyorum. Sorunları ve çözümleri küçük cc motosikletler üzerine ifade ediyorum.
-Suzukiler ile kamplı bir gezi yapmak istemiyorum. Kamp malzemeleri olmadan küçük bir sırt çantası seyahat için yetecektir.
-Bu yıl biraz da Covid salgını nedeni ile gezimiz Ağustos ayına sarktı. Önümüzdeki yıl mümkünse Ağustos ayına bırakmayı düşünmüyorum. Ağustos hem tatilcilerin artığı hem de bunaltıcı sıcakların fazla olduğu aydır. Mümkünse Haziran ya da Temmuz başında yolculuğa çıkmak daha isabetli olacaktır.